İçindekiler
Türkiye’nin yakın siyasi tarihini anlamak, o tarihe sahada tanıklık eden muhabirlerin vizöründen bakmakla mümkündür.
Gazeteciliğe 1971 yılında Dünya Gazetesi’nde stajyer olarak adım atan Faik Kaptan; 1970’li yılların sokak çatışmalarından Kıbrıs Barış Harekatı’nın siperlerine, 12 Eylül darbesinin gölgesindeki Atatürk Havalimanı’ndan 15 Temmuz’daki Havalimanı’nın durumuna kadar uzanan yarım asırlık bir kariyere imza atmış bir duayendir. Hürriyet Haber Ajansı ve İstihbarat Servisi’nde yıllarca dirsek çürüttükten sonra, 40 yıl boyunca sürdürdüğü ‘havalimanı muhabirliği’ ile kendine özgü bir tarz yaratan Kaptan, sadece siyasi krizlerin değil, gazetecilik mesleğinin de canlı bir arşividir.
Bu çalışma; Faik Kaptan’ın kendi anlatımıyla şekillenen bir sözlü tarih araştırması olup, sokak haberciliğinden havalimanı koridorlarına uzanan bir dönemin panoramasını sunmayı amaçlamaktadır.
12 EYLÜL DÖNEMİ: HAVALİMANI’NDA POSTAL SESLERİ
Tarihler 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece yarısını gösterirken, Faik Kaptan İstanbul Sultanahmet’teki evinin penceresinden içeri giren tank sesleriyle uyandı. İlk başta seslere anlam veremeyen Kaptan, gelen telefonla neler olduğunu anlayacaktı. Hürriyet Gazetesi’nin istihbarat servisinden arayan kişinin şu sözleri Türkiye’de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi: “Acele gazeteye gel, ihtilal oldu”.

“UTANDIM”: DARBENİN AYAK SESLERİ VE EVREN’İN MANŞETİ
12 Eylül’ün zeminini hazırlayan o kritik sinyal, darbeden aylar önce yine Atatürk Havalimanı’nda verilmişti. NATO toplantısı için gittiği Brüksel’den dönen dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’i, sivil kıyafetli paşalar karşılamaktaydı. O gün apronda bekleyen Faik Kaptan, Evren tarafından yanına çağrıldı.
Kenan Evren’in Kaptan’a verdiği talimat netti: “Fotoğraf yok, not al.” Bu uyarıdan sonra sözlerine başlayan Kenan Evren şunları söyledi: “Utandım. ‘Hâlâ bir Cumhurbaşkanı seçemediniz’ diye benimle alay ettiler. Akıllarını başlarına toplasınlar, bir an önce Cumhurbaşkanı seçsinler”. Bu tarihi uyarı, gazetede Erol Simavi’nin “Bizi içeri mi attıracaksın?” korkusuna rağmen farklı bir manşetle yer bulacak ve yaklaşan darbenin en net ayak sesi olarak tarihe geçecekti.
TANKLARIN ARASINDA HAVALİMANI’NA YOLCULUK
12 Eylül sabahına karşı saat 03.30 sularında, gazete yönetiminin emriyle Faik Kaptan için havalimanı yolu göründü. Yollar askerler tarafından kesilmişti. Kaptan’ın Yeşilköy’e kadar kurulan 15-20 barikattan geçebilmesinin tek sebebi, boynunda taşıdığı apron kartında İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Albay Necati’nin imzasının bulunmasıydı.
Sabah 06.30’da terminale adım attığında manzara her zamankinden farklıydı: Çamurlu postallarıyla askerler, ellerinde tüfeklerle terminalin içinde devriye geziyordu. Odaya giren havacı bir üsteğmen, Kaptan’ın karşısına dikilerek o günün özetini tek bir cümleyle yaptı: “Bugün burada gazetecilik yok kardeşim, bugün burada biz varız”. Bu emre o an söylenebilecek tek şey belliydi: “Baş üstüne”.
LİDERLERİN İSTANBUL’A GETİRİLİŞİ VE EL KONULAN DEKLANŞÖR

Darbenin ilk saatlerinde havalimanında dolmuş usulü yolcu toplayan bir DC-10 uçağı, Frankfurt, Berlin, Paris gibi Avrupa şehirlerine gitmek üzere hazırlanıyordu. Gazetenin yurt dışı baskısı için hazırlanan “matris” (kalıp), Kaptan tarafından bu uçaktaki Kırşehirli bir yolcuya emanet edilerek son anda yurt dışına uçuruldu.
Saatler öğleni bulduğunda, beklenen tarihi an gelip çattı. Süleyman Demirel, eşi Nazmiye Demirel, Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit, uçakla havalimanına indirilip askeri helikopterlere bindirilecekti. Restoranın camından fotoğraf makinesiyle tetikte bekleyen Kaptan, Demirel’in kafası göründüğü an deklanşöre basmak üzereyken koluna bir el yapıştı.
Sabah konuştuğu Üsteğmen, makineyi Kaptan’ın elinden aldı. Kaptan, “Filmi al komutanlarına götür, bu tarihi bir belgedir” diyerek yalvarsa da asker sadece iki çay söyleyerek Kaptan’ı yanına oturttu. Türkiye’nin en güçlü iki siyasi lideri, yanlarında eşleriyle birlikte tek sıra halinde helikopterlere yürüyüp sürgüne giderken, Kaptan sadece elinde çay bardağıyla bu tarihi anı izlemekle yetinmek zorunda bırakıldı.
Peki olaylar buraya nasıl geldi? Sonunda askeri darbeye uzanan bu sürecin başlangıcı elbette ki sadece Cumhurbaşkanlığı seçimleri değildi.
DARBEYİ TETİKLEYEN SÜREÇ: FAİK KAPTAN’IN GÖZÜNDEN 1970’LERİN KANLI SOKAKLARI

1970’lerin sonu, İstanbul sokaklarının barut koktuğu, siyasi gerilimin namlu uçlarında hissedildiği karanlık bir dönemdi. Özellikle 1978 yılı, sokak çatışmalarının doruk noktasına ulaştığı, Faik Kaptan’ın deyimiyle “işin azıttığı” yıllardı. O dönemde havalimanı ve sokak muhabirliği arasında mekik dokuyan Kaptan için akşam yemeği masasına oturabilmek bile bir lükstü. Her an çalabilecek bir telefon, gazetecileri yeniden kurşunların vızıldadığı o tekinsiz sokaklara çağırıyordu.
İşte yarım asırlık gazeteci Faik Kaptan’ın hafızasından, her sokağında ayrı bir cephenin kurulduğu, ölümle yaşam arasındaki çizginin bir deklanşör sesi kadar ince olduğu 70’ler Türkiye’si…
KLODFARER CADDESİ’NDE VAHŞİ BATI: İKİYE BÖLÜNEN MAHALLELER
O yıllarda İstanbul’un sadece semtleri değil, sokakları ve caddeleri bile keskin ideolojik sınırlarla ayrılmıştı. Faik Kaptan’ın o dönem ikamet ettiği Sultanahmet’teki Klodfarer Caddesi dahi bu bölünmüşlükten nasibini almıştı; caddenin bir tarafı sağ görüşlü, diğer tarafı sol görüşlü grupların kontrolündeydi. Gençlerin köşe başlarını tutarak birbirlerine ateş açtığı, sokakların adeta eski kovboy filmlerindeki çatışma sahnelerini andırdığı bu atmosferde gazetecilik yapmak, defalarca ölümün kıyısından dönmek anlamına geliyordu.
GÜLHANE’DE MORG NÖBETİ VE PANZER ARKASINA SIĞINAN GAZETECİLER
Dönemin şiddet sarmalını en çarpıcı şekilde özetleyen olaylardan biri, Gülhane Parkı’nın karşısında yer alan tarihi morg binasının önünde yaşandı. İçerideki sol görüşlü bir gencin cesedini almak üzere toplanan yaklaşık 2000 kişilik kalabalık, yukarıdan gelen sağcı grubun saldırısına uğradı. Dönemin Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’ın da olay yerinde bulunduğu o anlarda, sayıca az olan polis kuvvetleri bu devasa meydan savaşına müdahale etmekte yetersiz kaldı. Havada mermilerin uçuştuğu, çığlıkların silah seslerine karıştığı o cehennemin ortasında Faik Kaptan ve meslektaşları, canlarını önce bir polis panzerinin arkasına siper alarak, ardından da morgun tabutluk bölümüne sığınarak zor kurtardılar.

ALİBEYKÖY’DE ÇAMURDAN SİPERLER: “ALLAH ALLAH” SESLERİYLE BİTEN ÇATIŞMA
İstanbul’un çeperlerinde ise bambaşka bir hayatta kalma ve alan tutma savaşı veriliyordu. Alibeyköy’de boş bir araziyi çevirerek çamur, saman ve kerpiçten gecekondu inşa eden yaklaşık 500 kişilik solcu gruba müdahale etmek için bölgeye iki otobüs dolusu toplum polisi sevk edildi. Polisin megafonla yaptığı “dağılın” uyarısı, eylemciler tarafından kazma, kürek ve etraftan açılan ateşle karşılık buldu. Ufacık çocukların dahi polis panzerinin üstüne çıkıp içeri taş attığı, polisin adım atamaz hale geldiği bu şiddetli direniş; ancak dere yatağından “Allah Allah” nidalarıyla koşarak gelen silahlı bir jandarma taburunun müdahalesiyle son bulabildi.
MAHIR ÇAYAN MAHALLESİ’NDE ÜLTİMATOM: “ÇIKMAZSA KELLEYİ KAYBEDERSİNİZ”
Faik Kaptan’ın meslek hayatında yaşadığı en dondurucu anlardan biri, adını dönemin siyasi figürlerinden alan “Mahir Çayan Mahallesi’nde” gerçekleşti. Jandarma operasyonunun ardından Hürriyet gazetesinde çıkan ve mahalleliyi hedef alan bir habere öfkelenen eylemciler, “durumu kendi açılarından göstermek” maksadıyla gazetecileri mahalleye çağırdı. Kaptan ve meslektaşı Engin Giray mahalleye adım attıklarında önce bir eve alındılar. Evdeki küçük bir çocuğun annesine dönerek, “Şunlara bir gösteri yapayım, babamın tabancası nerede?” diye sorması, gazetecilerin içine düştüğü tehlikenin ilk sinyaliydi.
Kısa süre sonra dışarı çıkarılan gazeteciler, sloganlar atan 1500-2000 kişilik öfkeli bir kalabalığın önüne dikildi. Eylemcilerin liderlerinden gelen ültimatom kesindi: “Sizi biz götürüyoruz, bir resim çekeceksiniz. Bu resim ve söylediklerimiz yarın Hürriyet’te aynı sayfa, aynı sütunda çıkacak. Çıkmazsa sizi bu sefer biz alırız, bir daha da gün yüzü göremezsiniz.” Ölüm tehdidi altında gazeteye dönen Kaptan, bu ağır ültimatomu yönetime aktardı. Ertesi gün, çekilen fotoğrafın ve haberin gazetede kendine küçük de olsa yer bulmasıyla, gazeteciler o gün için kellelerini kurtarmış oldu.
TANKLARIN GİRDİĞİ OTONOM BÖLGE: 1 MAYIS MAHALLESİ
Devlet otoritesinin sokaklardan çekildiği o yıllarda, Üsküdar’daki 1 Mayıs Mahallesi tamamen otonom bir yapıya bürünmüştü. Eylemciler kendi sularını getirmiş, elektrik hattı çekmiş, evlerini inşa ederek bir komün sistemi kurmuşlardı. Devletin yeni inşa ettiği karakol binası dahi eylemciler tarafından ele geçirilmiş, yeşil-kırmızı bayraklar asılarak “yönetim binası” ilan edilmiş ve polisin mahalleye girmesi fiilen engellenmişti. Bu kurtarılmış bölgeye devletin yanıtı ise sert oldu. Birinci Ordu’ya bağlı tanklar ve dozerler mahalleye girdiğinde ortalıkta kimse yoktu; ordunun geleceğini önceden haber alan militanlar, operasyon sabahı mahalleyi çoktan boşaltarak izlerini kaybettirmişti.

Faik Kaptan’ın 1970’lerin barut kokan sokaklarından, 12 Eylül sabahının tank paletleriyle ezilen havalimanı koridorlarına uzanan bu tanıklığı, aslında bir ülkenin en ağır yıllarının özetidir. Sokak çatışmalarında mermilerin arasında kalmaktan, darbe sabahı otoritenin kendisine söylediği: “Bugün burada gazetecilik yok.” sözüne kadar yaşadığı her türlü zorluğa rağmen gazetecilik aşkı hiç zedelenmeyen Faik Kaptan hem genç gazetecilere hem de gazetecilik öğrencilerine deneyimleriyle rehber olmaya devam ediyor.















