LORD BYRON: 18. YÜZYILIN ROMANTİK DEVRİMCİSİ

0
17
LORD BYRON GÖRSELİ

Lord Byron isyan hareketleri için çok önemli bir isimdi. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren derinden seslerin yükseldiği Yunan bilinçli isyan hareketleri özellikle Batılı aydınlar ve siyasiler tarafından sıkı bir şekilde desteklendi. Dönemin oryantalist sanatçıları, siyasetçileri ve düşünürleri icra ettikleri eserler ve uyguladığı politikalar ile patlaması beklenen bu isyanı körükledi. Bu isimlerden biri olan İngiliz kökenli Lord Byron, Yunan direnişine destek veren önemli filhelenistlerden biri oldu. 1788 yılında aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Byron, asker kökenli bir ailenin çocuğu olarak yetiştirildi. Bu tarz yetiştirilmenin yanı sıra sanata ve edebiyata derin bir tutku besleyen Lord Byron, İskoçya’da bulunan Aberdeen Grammar School’da eğitim gördü. Byron’ın bir ayağı diğer ayağına nazaran kısaydı ve dolayısıyla düzenli doktor kontrolünde bir yaşam sürüyordu. Onun bu durumu eğitim hayatını da tesiri altına almış olması akademik kariyerinde başarısızlıklara yol açtı. Aynı zamanda tutkulu bir kriket oyuncusu olan Lord Byron, ayağındaki sorun nedeniyle beklenen seviyede performans gösteremedi fakat onun istekli hali okulun kriket takımında kalmasını sağladı. Henüz 17 yaşına geldiğinde ilk edebi eserlerini yayımlayan Lord Byron, Doğu dünyasına ve oryantalist kültür ve sanata merak saldı ve Yunanistan üzerinden Doğu’yu araştırdı.

Hayatındaki engellere rağmen hedeflerinden asla şaşmayan bir karakterle bütünleşen Lord Byron, Doğu’yu daha iyi tanımak adına Cebelitarık ve Akdeniz üzerinden Arnavutluk-Yunanistan coğrafyasına ve oradan da Doğu’ya seyahatler düzenledi. Arnavutluk’a vardığında dönemin ve Yunan isyanındaki klept ile armotolosların yakından tanıdığı Tepedelenli Ali Paşa ile görüştü. Gerçekleştirdiği Akdeniz, Balkan ve Levant gezisinden oldukça etkilendi ve İngiltere’ye döndüğünde bu geziden referansla pek çok eser kaleme aldı. Bir iki yıl sonra İsviçre ve İtalya’ya seyahatler düzenleyen Lord Byron, kültürel ve sanatsal çalışmalarının yanı sıra çeşitli kadınlarla yaşadığı ilişkiler ile skandallara imza attı. Karizması ve sükseli yaşam tarzı ile pek çok kadını etkileyen İngiliz şair, sanat yaşamındaki olumlu etkiyi ilişkilerine yansıtamadı. Hayatından Lady Caroline Lamb, aynı zamanda üvey kız kardeşi olan Augusta Leigh, Anne Isabella Milbanke, uzaktan kuzeni Margaret Parker, Kontes Teresa Guiccioli gibi pek çok kadın geçti ve tüm hepsinde derin tesir bıraktı.

Akademik kariyerindeki araştırmacı ruhu, sosyal yaşamındaki hırslı ve aktif tutumu ve ikili ilişkilerdeki sansasyonel adımları aynı zamanda Lord Byron’ın siyasi karakterini de şekillendirdi.

LORD BYRON GÖRSELİ

“10 YAŞINDA BARON OLDU”

Lord Byron, tam adıyla George Gordon Byron, 1788 yılında Londra’da doğdu. Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Lord Byron, Anglikan mezhebine bağlı St. Marylebone Parish Kilisesinde vaftiz edildi. Annesi Catherine Gordon, varlıklı İskoç soylu bir aileden geliyordu. Babası “Mad Jack” lakaplı John Byron, İngiliz aristokrasisinin önemli bir ferdi olsa da savurgan ve sorumsuz kimliğiyle bilinirdi. John Byron, Catherine’in tüm mirasını ve parasını kısa sürede tüketti. Maddi durumu tamamen bozulan ve alacaklılardan kaçan John Byron, ailesini terk ederek Fransa’ya gitti ve kısa süre sonra, 1791’de, öldü. Oğlu George Byron, babası öldüğünde henüz 3 yaşındaydı. 3 yaşında kaybettiği babasından kalan sıkıntılar ve borçlarla birlikte annesinin de kararıyla İskoçya’da bulunan Aberdeen kentine taşınan George Byron, 10 yaşına kadar burada sefil ve zorluklarla dolu bir hayat yaşadı. Doğuştan sağ ayağı diğerine göre kısaydı ve bu da İskoçya’nın dağlık coğrafyasında kendisine zorluk yaratıyordu. Ancak 1798 yılında, George Byron henüz 10 yaşındayken, büyük amcası olan William Byron (5. Baron Byron), varissiz olarak vefat etmesiyle birlikte William Byron’ın tüm mirası George Byron’a kaldı ve en önemlisi ailenin atadan kalma malikanesi “Newstead Abbey”nin sorumluluğunu devraldı. “Baron” ünvanına 10 yaşında sahip olması vesilesiyle 10 yaşından itibaren “Lordlar Kamarası”nın potansiyel bir adayı olarak yetiştirildi.

“ETON-HARROW REKABETİNİN İLK MAÇINDA SAHADAYDI”

1801’de İngiltere’nin bilinen okullarından Harrow’a kaydolan George Byron, 1805 yılına kadar bu okulda kaldı. İngiltere’nin geleneksel kriket karşılaşmalarından olan Eton-Harrow karşılaşmasında Harrow adına sahada yer aldı. 1805 yılında Lord’s Old Ground’ta oynanan bu maç aynı zamanda geleneksel Eton-Harrow rekabetinin ilk maçıydı. Byron’ın takımı Harrow; maçtan “bir devre 2 koşu (an innings and 2 runs)” farkla yenilse de Byron maçta ilk yarı 7, ikinci yarı 2 koşu skor yaptı.

Eton-Harrow Kriket Maçının Temsili Resmi (Cricket at Lord’s in 1822 – G.H. Phillips)

“OKULA AYI GETİRDİ”

1805’te Cambridge’teki Trinity Koleji’nde öğrenimine devam eden George Byron, burada bir ilginç olaya daha imza attı. O dönem okula köpek getirme yasağına karşı gelen Byron, bu kararı protesto ederek “kendi beslediği” bir ayıyı okula getirdi. Etrafındakilerin şaşkına uğramasının ardından kurallarda ayı beslemenin yasak olduğuna dair bir madde olmadığını söyleyerek böylesine skandal bir olaya daha imza attı. Ancak Byron’ın Cambridge’teki çılgınlıkları bunlarla sınırlı değildi. Geceleri Trinity College’ın kütüphanesinin üzerindeki heykellerin arasından nehre dalışlar yaptı, boks ve silaha olan merakı nedeniyle sürekli boks antrenmanları yapar ve meşhur boksörlerle antrenmanlara çıktı ve yanı sıra tabancalarla atış talimi yaptı. Kilo almaya meyilli olan George Byron, kilo vermek için çok sert diyetler uyguladı. Günler boyu yalnızca patates ve sirke yedi bazen ise vücudunu terletmek için kat kat kıyafetlerle kriket oynadı. Diğer öğrenciler sade giyinirken, o son derece gösterişli, modaya uygun ve pahalı kıyafetleri tercih etti ve bu şekilde dolaşarak aristokrat kimliğini göstermeye çalıştı.

George Byron, ilk edebi eserini 18 yaşında, 1806 yılında, “Fugitive Pieces” (Kaçak Parçalar) başlığıyla yayınladı. Ancak eserin basımından kısa bir süre sonra papaz bir arkadaşı kitaptaki şiirleri, özellikle “To Mary” (Mary’e), fazla müstehcen buldu ve eleştirilerin üzerine Byron, pek çok nüshayı yaktı. Bu olaydan bir yıl sonra, 1807’de, “Hours of Idleness” (Aylaklık Saatleri) isimli eserini yayınladı. Bu eser, Byron’ın kamuoyunda tanınmasını sağlayan ilk resmi eseri olarak kabul edildi.

Lord Byron okula ayı getirirken (AI)

“ÇANAKKALE BOĞAZINI YÜZEREK GEÇTİ”

George Byron, 21 yaşına girdiği 1809 Mart ayında, Lordlar Kamarası’ndaki (House of Lords) koltuğuna resmen oturdu. Artık tam anlamıyla bir “Lord” olan Byron, İngiliz aristokratlarının geleneği olan Avrupa turuna çıktı. Napolyon Savaşları nedeniyle klasik rota olan Fransa ve İtalya kapalı olması sebebiyle rotasını Portekiz, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu’na çevirdi. 3 Mayıs 1810’da, Yunan mitolojisindeki Hero ile Leandros efsanesinden etkilenerek Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçti ve bu başarısıyla hayatı boyunca gurur duydu. Öte yandan, Atina ve İstanbul’u ziyaret etti. Sultan II. Mahmud’un huzuruna çıktı. Doğu kültürü, kıyafetleri ve yaşam tarzı onu büyüledi. Portekiz’den başlayan büyük seyahati sırasında gördüklerini ve hissettiklerini not etmeye başlayan Lord Byron, bu notlarla onu bir gecede dünya çapında ünlü yapacak olan Childe Harold’s Pilgrimage (Childe Harold’ın Haccı) eserinin temelini oluşturdu. 1810 yılını Osmanlı topraklarında geçiren Byron, İstanbul’da geçirdiği zamandan sonra Atina’ya döndü. Burada bir süre Fransisken manastırında kaldı ve Yunanca öğrendi. 1811’de İngiltere’ye döndüğünde peş peşe darbeler alan Lord Byron; önce annesi Catherine Gordon’u, ardından en yakın arkadaşlarından bazılarını kaybetti ve bu durum onu derin bir melankoliye sürükledi.

Lord Byron Çanakkale Boğazını yüzerek geçerken (AI)

“ESERİ BİR GECEDE TÜKENDİ”

1812 yılı Lord Byron için büyük bir dönüm noktası oldu. En önemli eserlerinden “Childe Harold’s Pilgrimage” (Childe Harold’ın Haccı) yayınlandı. Seyahat notlarından yola çıkarak yazdığı bu eserin birinci ve ikinci kantoları okuyucuyla buluşurken kitap bir gecede tükendi. Bu sayede Byron, İngiliz toplumunun yeni idolü oldu.

“LORD OLARAK İŞÇİLERİN HAKKINI SAVUNDU”

Tarihler 27 Şubat 1812’yi gösterdiğinde Lord Byron, “Lord” kimliğine nazaran alışılagelmedik bir olaya daha imza attı. Lordlar Kamarası’nda, dokuma tezgahlarını kıran işçilerin (Luddites) haklarını savundu ve onların idam edilmesine karşı çıkan etkili bir konuşma yaptı. Byron’ın bu tavrı Lordlar Kamarası’nda görülmesi pek mümkün olmayan bir çıkış olmasının yanı sıra Byron böylelikle mazlumun yanındaki asi duruşunu ilk kez böyle sergiledi.

“DELİ, KÖTÜ ve TANIMASI TEHLİKELİ”

Lord Byron siyasi ve edebi kimliğinin yanı sıra aşk hayatıyla da sansasyonel olaylara imza attı. Bir dönem Lady Caroline Lamb, “fırtınalı” bir aşk yaşadı ve Caroline Lamb, Byron için, “Mad, bad, and dangerous to know” (Deli, kötü ve tanıması tehlikeli) ifadelerini kullandı. Fakat aşk hayatı bununla bitmeyecek, çeşitli skandallarla gündeme gelecekti. Üvey kız kardeşi Augusta Leigh ile olan aşırı yakınlığı, Londra sosyetesinde ensest dedikodularına yol açtı. Bu söylentiler Byron’ın itibarını kalıcı olarak zedeledi. 2 Ocak 1815’te, kendisinden tamamen farklı karakterde, dindar ve matematik meraklısı Annabella Milbanke ile evlenen Byron, Annabella’ya “Paralelkenarlar Prensesi” diye seslendi. Lord Byron’ın ilk ve tek yasal evliliği olarak kayıtlara geçen bu evlilikten Byron’ın bir kızı, Ada Lovelace, dünyaya geldi. Ancak Byron, kızı henüz bir aylıkken eşi Annabella Milbanke’den ayrıldı ve Ada birkaç aylıkken İngiltere’yi terk etti. Baba ve kız hayatları boyunca bir daha hiç karşılaşmazken Ada, babasını ancak tablolar ve kendisine yazılan şiirler üzerinden tanıyabildi. Bununla birlikte Ada’nın annesi Caroline Lamb, eşinin “ahlaki kusurlarını” ve “deliliğini” Byron’ın aşırı hayalperest ve şairane kişiliğine bağladı. Kızının babasına benzemesinden korktu ve Ada’yı Byron’ın dünyasından olabildiğince uzak tutmaya çalıştı. Lamb, Ada’nın zihnini “disipline etmek” ve babasının duygusal mirasını bastırmak için ona yoğun bir matematik ve mantık eğitimi aldırdı. Tüm bunlarla beraber Ada, babasının yaratıcı ruhunu tamamen reddetmedi. Kendi çalışmalarını “Poetical Science” (Şiirsel Bilim) olarak adlandırdı; yani matematiği ve teknolojiyi hayal gücüyle birleştiren bir vizyon geliştirdi. Bu çalışmalarıyla birlikte Ada Lovelace, dünyanın ilk bilgisayar programcısı olarak tarihe geçti.

Caroline Lamb
Ada Lovelace

“FRANKENSTEIN’A İLHAM OLDU”

Evliliğin sakinleştiremediği Lord Byron’ın borçları arttı, ruh sağlığı bozuldu ve eşine karşı saldırgan tavırlar sergilemeye başladı ve nitekim bu birliktelik boşanmayla sonuçlandı. 1816 yılı itibariyle İngiltere’de hakkında çıkan ensest dedikoduları ve eşi Annabella’nın onu terk etmesiyle toplumdan dışlandı ve Nisan 1816’da borçlarını ve itibarını geride bırakarak Dover’dan yola çıkarak İngiltere’den ayrıldı ve bir daha asla dönmedi. İsviçre’nin Cenevre kentine giden Byron, burada ünlü şair Percy Bysshe Shelley ve eşi Mary Shelley ile bir araya geldi. İsviçre’de birbirlerine korku hikayeleri anlatma yarışı yapan Lord Byron ve Mary Shelley, bu yarış sayesinde Frankenstein’ı yazmaya başladı; Byron ise modern vampir edebiyatının atası sayılan The Vampire’ın, daha sonra Polidori tarafından tamamlandı, taslağını oluşturdu. İsviçre’den sonra İtalya’ya geçen Byron, Venedik’e yerleşti ve burada kendi deyimiyle “iki yüz kadınla” ilişki yaşadığı iddia edilen fırtınalı bir sosyal hayat sürdü. Venedik’te “Childe Harold”ın dördüncü ve son kantosunu tamamladı. Ayrıca Ermenice öğrenmeye başlayan Lord Byron, San Lazzaro degli Armeni Manastırı’nda dersler aldı. 1818 yılında, hayatının en önemlerinden “Don Juan”ı yazmaya başlayan Lord Byron, bu eseriyle klasik “çapkın Don Juan” efsanesini tersine çevirdi ve ironik, komik ve toplumu eleştiren devasa bir epik şiir ortaya çıkardı. Öte yandan Modern edebiyat eleştirmenleri, Byron’ın gerçek sesini bu eserde bulduğunu savundu.

“AŞIK OLDUĞU EVLİ ÇİFTİN EVİNDE KALDI”

Lord Byron, 1819 yılının Nisan ayında son büyük aşkı olacak olan 19 yaşındaki Kontes Teresa Guiccioli ile tanıştı. Byron ve Teresa, Venedik’te bir akşam davetinde tanıştıklarında Byron 31, Teresa ise henüz 19 yaşındaydı. Kontes Teresa kendisinden yaşça büyük olan Kont Guiccioli ile yeni evlenmiş bir kadındı. Ancak tüm bunlara rağmen Byron ile Teresa arasındaki çekim o kadar güçlüydü ki tanışmalarından kısa bir süre sonra ayrılmaz bir çift haline geldiler. Teresa’nın peşinden Ravenna’ya giden Lord Byron, burada bir İtalyan asilzadesi Kont Guiccioli’nin evinde, çiftin evlerinde, “resmi aşık” (cicisbeo) statüsünde yaşadı. İlginç bir şekilde, o dönem İtalyan aristokrasisinde yaygın olan “Cavalier Servente” (hizmet eden şövalye) geleneği uyarınca, Teresa’nın kocası Kont Guiccioli başlarda bu ilişkiye göz yumdu. Byron, çiftin evinde kalmaya devam etti ve toplum içinde Teresa’ya eşlik eden resmi bir “refakatçi” rolünü üstlendi. Ancak zamanla Kont’un bu durumdan rahatsız olması ve maddi talepleri işleri karmaşıklaştırdı.

Kontes Teresa

“YUNAN DİRENİŞİNE KATILMAK İÇİN TERESA’YI TERK ETTİ”

Byron, en önemli eserlerinden biri olan Don Juan’ın büyük bir kısmını Teresa ile birlikteyken yazdı. Onun için yazdığı “Stanzas to the Po” gibi şiirler, duyduğu derin aşkın birer kanıtı olarak tarihe geçti. Teresa’nın Byron üzerindeki etkisi o kadar yüksekti ki çiftin dostları, Byron’ın Teresa ile tanıştıktan sonra daha az alaycı ve daha şefkatli birine dönüştüğünü gözlemlemesinin yanı sıra Teresa’nın, Byron’ın “vahşi” ve huzursuz ruhunu dinginleştirdiğini ve Byron’nın onun yanındayken daha üretken ve düzenli bir hayat sürdüğünü söyledi. Byron ve Teresa ilişkisi yalnızca romantizmden ibaret olmadı; her ikisi de siyaseten aktifti. Teresa’nın ailesi (Gambalar), İtalya’nın Avusturya işgaline karşı bağımsızlığını savunan Carbonari hareketine üyeydi. Byron da içindeki isyancı ateşle bu harekete destek verdi. Tüm bunlarla birlikte Byron’ın içindeki macera ve özgürlük tutkusu, onu Yunan Bağımsızlık Savaşı’na katılmaya itti. 1823 yılında Yunanistan’a gitmek üzere Teresa’dan ayrıldı. Bu ayrılık Teresa’da yıkıcı bir etki bıraktı.

Lord Byron Yunan geleneksel kıyafetleriyle (Anonim, 1830)

“YUNAN DONANMASI İÇİN KENDİ SERVETİNİ HARCADI”

Ağustos 1823’te Lord Byron ve ekibi “Hercules” gemisiyle İtalya’dan yola çıkarak İyon Adaları’na ulaştı. Ana karargahını Korfu yerine, o dönemde İngiliz himayesinde bulunan Kefalonya Adasına kurmayı tercih eden Byron, burada kaldığı süre boyunca, Aralık 1823’e kadar, Korfu’daki İngiliz yetkililerle ve oradaki Yunan komiteleriyle sürekli mektuplaştı ve finansal işlemlerini buradan yürüttü. Aralık 1823’ün ardından Yunan donanmasının Mesolongi’ye gelebilmesi için kendi servetinden 4.000 Sterlin tutarında, günümüzde yaklaşık 500.000 Dolar’a tekabül etmektedir, devasa bir kredi sağladı. 29 Aralık 1823’te Mesolongi’ye gitmek üzere iki küçük gemiyle, Mistico ve Bombard, yola çıktı. Yolculuk sırasında bir Osmanlı fırkateyniyle karşılaşmaktan kıl payı kurtulan Byron ve mürettebatının gemisi kayalıklara çarpsa da Byron soğukkanlılığını koruyarak mürettebatı yönetti. 5 Ocak 1824’te Mesolongi limanına ulaşan mürettebatı binlerce kişi karşıladı. Karşılayanların arasında Yunan direnişinin önemli isimlerinden Prens Alexandros Mavrokordatos da vardı.

Lord Byron Mesolongi’de karşılanıyor (Theodoros Vryzakis, 1861)

“KENDİ TUGAYINI KURDU”

Byron Mesolongi’ye geldikten sonra, Londra’dan gelen topçu uzmanı William Parry ile birlikte Mesolongi’nin savunma hatlarını güçlendirmek için çalışmalara başladı. Öte yandan, 500 kadar Suliot savaşçısını (Arnavut kökenli direnişçiler) kendi maaşına bağlayarak “Byron Tugayı”nı kursa da Şubat 1824’te Osmanlı elindeki İnebahtı kalesine bir saldırı planında Suliotlar’ın daha fazla maaş ve imtiyaz talebi sebebiyle plan askıya alındı. 15 Şubat 1823’te ciddi bir sara benzeri nöbet ve şiddetli kramp geçiren Lord Byron’ın sağlığı ilk kez bu kadar ciddi şekilde sarsıldı, ancak iyileşir iyileşmez işinin başına döndü. O dönem Yunan direniş hareketinde iç anlaşmazlıklardan dolayı çıkan tartışmalara son vermek için arabuluculuk yaptı ve bu bağlamda mektuplar yazarak direnişçilerin iç savaşı durdurmadıkları takdirde Avrupa’dan kredi ve destek alamayacaklarını hatırlattı. Mart 1824’te Londra’daki komiteden gelecek olan büyük Yunan Kredisi’nin (Greek Loan) denetçisi olarak atandı. Paranın doğru ellere gitmesi için yoğun bürokrasiyle uğraşan Byron, ayrıca sahada da bilfiil çalıştı. Askerlerini disipline etmek için her gün yağmura rağmen tatbikatlar yaptırdı. Yerel halkın ihtiyaçları ve gıda sıkıntısı için kendi kaynaklarını seferber etti.

“KENDİ SERVETİYLE GAZETE KURDU”

Eğitimin ve haberleşmenin gücüne inanan Byron, Yunanistan’a vardığında Albay Leicester Stanhope ile birlikte “The Greek Telegraph” (Yunan Telgrafı) adlı gazetenin kurulmasına önayak oldu ve finansal destek sağladı. Avrupa’dan baskı makineleri ve matbaa malzemeleri getirtilmesi için kendi servetini kullanan Lord Byron’a göre, bir ulusun özgürleşmesi için silah kadar matbaaya da ihtiyacı vardı. İlk sayısı 31 Mart 1824 tarihinde yayımlanan gazete yalnızca Yunanca değil İngilizce, İtalyanca ve bazen Fransızca versiyonlarıyla da yayımlandı. Byron’ın buradaki amacı Yunan davasını dünyaya duyurmak ve uluslararası destek toplamaktı. Ancak ilerleyen süreçte Byron ve Stanhope gazetenin içeriği konusunda sık sık tartıştı. Byron, gazetenin fazla radikal ve saldırgan bir dil kullanmasının Avrupalı güçleri (özellikle Avusturya ve Kutsal İttifak’ı) ürküteceğinden endişe ediyordu. Byron’ın daha kontrollü bir yayın politikası izleme isteğine rağmen, gazete kısa ömrü boyunca bağımsızlık ruhunu yaymaya devam etti. The Greek Telegraph, 1825 yılının başlarında yayın hayatına son verdi.

The Greek Telegraph (AI)

“YÜKSEK ATEŞTEN ÖLDÜ, 21 GÜNLÜK YAS İLAN EDİLDİ”

9 Nisan 1824’te şiddetli yağmur altında at binerken sırılsıklam oldu ve o gece yüksek ateşle yatağa düştü. Doktorlar, o dönemde yaygın olan “hacamat” yöntemini uyguladılar. Ancak bu, vücudunu daha da zayıflattı. 19 Nisan 1824’te, Paskalya Pazartesisinde, hasta yatağında, “Yunanistan’a zamanımı, paramı ve sağlığımı verdim; şimdi de hayatımı veriyorum” diyerek öldü. Ölüm haberi duyulduğunda Yunanistan’da 21 günlük yas ilan edildi. Onun Mesolongi’deki bu özverili çabası, Avrupa devletlerinin (İngiltere, Rusya, Fransa) savaşa resmen müdahale etmesini hızlandırdı.

Lord Byron’ın ölümü (Joseph-Denis Odevaere, 1826)

“BAŞRAHİP, KİLİSEYE GÖMÜLMESİNE KARŞI ÇIKTI”

Lord Byron, aristokrat kimliği ve İngiliz edebiyatına kattığı devasa değerler vesilesiyle, “Poet’s Corner” (Şairler Köşesi) içinde yer alması gerektiğini düşünüldü ancak dönemin Westminster Abbey Başrahibi John Ireland, Byron’ın naaşının kiliseye kabul edilmesine kesin bir dille karşı çıktı. Byron’ın gönül ilişkisi, kendi üvey kız kardeşi Augusta Leigh ile ensest ilişki yaşadığına dair güçlü söylentiler ve biseksüel eğilimleri kilise tarafından “aşırı derecede ahlaksız” (grossly immoral) olarak nitelendirildi. Eserlerindeki (özellikle Don Juan ve Cain) dine yönelik alaycı tavrı, Tanrı ve Kilise otoritesini sorgulayan dizeleri, onu bir “günahkar” ve “heretik” (dinden sapan) konumuna soktu. Kilise, kutsal bir mekanda böyle bir isme yer vermeyi “kutsallığa saygısızlık” olarak gördü. Aynı zamanda muhafazakar İngiliz otoriteleri, statükoya karşı savaşan bir devrimciliğini ve bu isyankarlığını Westminster Abbey’nin temsil ettiği “Monarşi ve Kilise” birliğiyle bağdaştıramadı. Böylelikle cenaze konvoyu Londra sokaklarından geçerken Abbey’nin kapıları ona kapalıydı. Naaşı, Nottinghamshire’daki aile mezarlığı olan Hucknall Torkard kilisesine defnedildi. Byron’ın üzerindeki bu “yasak” çok uzun süre devam etti. Westminster Abbey’e gömülmesi reddedilen şairin, kilise içine bir hatıra taşı konulması bile ancak ölümünden 145 yıl sonra, 1969 yılında mümkün olabildi.

Anglikan Rahip John Ireland

“BEDENİ İNGİLTERE’YE, KALBİ YUNANİSTAN’A GÖMÜLDÜ”

Byron Yunanlılar için bir ulusal kahraman olduğu için, bedeni İngiltere’ye gönderilmeden önce kalbinin çıkarılıp öldüğü yer olan Mesolongi’ye gömüldü. Bedeninin geri kalanı ise tahnit edilerek fıçılar içinde İngiltere’ye nakledildi.

Lord Byron’ın anıt taşı, Westminister Abbey
Lord Byron’ın anıt taşı, Mesolongi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz